Translate

29 Haziran 2017 Perşembe

Duygusal Beyin: Bağırsak - Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul

Yaklaşık dört yıldır gaz, sancı, kabızlık gibi problemlerim var ve bu belirtiler her ay en az beş gün sürüyor. Bu belirtiler için önce aile hekimine gittim ve test yaptırdım. D vitamini eksikliği dışında bir şeyim olmadığını öğrendim. Ara ara yine doktora gidip tahlil yaptırmaya devam ettim. Son bir yıldır bu belirtilere bir de kaşıntı eklenince soluğu cildiyede aldım. Kan ve idrar testlerinin ardından doktor, durumun alerjik olmadığını strese bağlı olduğunu söyledi. Bu arada yaşadığım sancılar yüzünden uykudan falan uyanmaya başlamıştım ve açıkçası yumurtalıklarımla ilgili bir sorun olabilir diye korkmaya başlamıştım. O yüzden kadın doğuma gittim. Bir dizi tetkik ve ultrasonun ardından doktor bana yine sebep olarak stresi gösterdi. E tabii ben bundan pek de tatmin olmadım çünkü yaşam kalitemde inanılmaz bir düşüş vardı. Bu kez de dahiliyeye gittim. Orada da bir dizi tetkik ve tam batın ultrasonun ardından doktor sonuçların temiz olduğunu söyleyerek bana İBS (irritabl bağırsak sendromu) teşhisi koydu.

Durum da bu teşhisin ardından daha da zorlaştı tabii çünkü İBS'nin maalesef bir tedavisi yok. Sebebi de bilinmiyor. Doktorun verdiği hapın bir kutusunu bitirip bu süreçte de herhangi bir sorunla karşılaşmayınca kendi kendime dedim ki "Bu iş böyle olmaz. Ömür boyu hap mı kullanacağım?" 

Bu noktada bir not düşeyim: Zaten kaşıntı için uzun zamandır düzenli antihistaminik alıyorum. Doktor durum alerjik olmasa da kaşıntıyı yatıştırdığı için kullanmaya devam etmemi söyledi.

Ben de bağırsaklarımdaki tembelliği gidermek için ne yapabilirim diye düşündüm. İlk olarak telefonuma bir adım sayar programı indirdim ve günde 6000 adımdan az atmamak için elimden geleni yapmaya başladım. Tabii iş bununla da bitmedi. Beslenmeme daha çok dikkat etmeye ve günde en az 6 bardak su içmeye başladım. Bu süreçte ayrıca şekerden de mümkün olduğunca uzak durmaya karar verdim. Çayımdan şekeri zaten çoktan çıkarmıştım.

Tüm bunların yanı sıra bağırsaklarımı daha yakından tanımam gerektiğine karar vererek Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul'un yazdığı Duygusal Beyin: Bağırsak adlı kitabı okumaya başladım. Destek Yayınları tarafından yayımlanan kitap 231 sayfa. Doktorların bana sürekli stres stres demelerinin sebebi de kitabın kapağında yazıyor: Serotoninin en az %85'i bağırsaklarda üretilmektedir. Kitaba göre bağırsaklarımız duygularımızı kontrol eden ikinci bir beyin gibi çalışıyor. Sınava girerken ya da heyecanlandığımızda karnımızın ağrımasının sebebi de bu. Yaşadığımız sıkıntılara ve üzüntülere ilk tepkiyi de bağırsaklarımız veriyor. 

Kitapta bağırsak, dalak, mide gibi organların işlevleri hakkında bilgi veriliyor. Aynı zamanda nasıl beslenmeniz gerektiğinin ipuçları da mevcut. Bağırsak florasının ve bu floranın korunmasının ne kadar önemli olduğunu da bu kitapla daha net biçimde anladım. Bağırsak florası bozulan bir insan maalesef hastalıklara açık hale geliyor. Bağırsak floranızın en başından düzgün oluşabilmesi için de normal doğumla dünyaya gelmeniz şart. Sonrasında da probiyotikler ve prebiyotikler devreye giriyor.

Kitapta dikkatimi çeken en önemli tavsiye TEK ÖĞÜN BESLEN! oldu. Sürekli acıkan bir insan olarak bunu başarabileceğimi sanmıyorum ama Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul'a göre ara öğünler gereksiz. Tek öğün beslenmeyi başaramıyorsak iki öğün beslenmeye çalışmalıyız. Kitapta bu fikri destekleyen atasözlerinden birini buraya yazmak istiyorum:

Kahvaltını yalnız kendin ye, öğle yemeğini dostunla paylaş, akşam yemeğini düşmanına ver.

Benim mücadelem uzun yıllar sürecek ve bu konuyla ilgili eminim ki daha pek çok şey okuyacağım ama siz de benim gibi bağırsaklarınızı tanımak istiyorsanız bu kitap başlangıç için tam da size göre. Sağlıkla kalın.

27 Haziran 2017 Salı

1984 - George Orwell

Birkaç ay önce distopya okuma kararı almıştım. Bunun için de ilk olarak Otomatik Portakal, Hayvan Çiftliği, 1984 ve Fahrenheit 451'i satın aldım. Okumaya başladığım ilk kitap Fahrenheit 451'di ancak kitabı bitiremedim. Bu kadar güzel bir konunun böyle vasat işlenmesine tahammül edemedim sanırım. Ardından Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ni okudum, gerçekten güzel bir eserdi. Yazısına şuradan ulaşabilirsiniz. Geçenlerde de 1984'ü bitirdim.

Kitap 350 sayfa ve Can Yayınlarından çıkmış. Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde içinde yaşanılan dünyayı tanıyor ve kahramanımız Winston Simith'le tanışıyoruz.

İkinci bölümde Winston ve Julia'nın "yasaklanmış" aşkı anlatılıyor ya da ilişkisi.

Son bölümdeyse ikilinin yakalanması, işkence süreçleri ve sonrası anlatılıyor. İşkencenin sonunda her ikisi de kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri (en büyük korkularını) diğerinin yaşamasını isteyerek haykırıyorlar.

Kitapta Büyük Birader'in yönettiği bir ülkeyle karşılaşıyoruz. Bu öyle bir ülke ki tarih sürekli görevliler tarafından günün gerektirdiği şekilde yeniden yazılıyor, insanlar tele ekranlar vasıtasıyla sürekli gözleniyor, dil tekrar inşa ediliyor ve insanlar çocuk yapmak dışında sevişemiyor; çünkü zevk almak yasak. Tabii ki bu yasaklar sadece partililer için geçerli. Proleterler için değil; çünkü partiye göre "Proleterler ve hayvanlar özgür!"

Kitapta dikkatimi en çok çeken şey partinin dili yeniden inşa etmesi oldu. Dilin inşası için dilden birçok kelime atılıyor; çünkü dil, düşünceyi şekillendiriyor. Ne kadar az kelimeye sahip olursanız o kadar az düşünürsünüz. Parti aynı zamanda kavramların da içini boşaltıyor. Örneğin; savaş bakanlığının adı barış bakanlığı, gerçekleri değiştiren bakanlığın adı da doğruluk bakanlığı. Eski kitaplar da yeni dile uygun biçimde tekrar yazılıyor. Partiye göre dil yetkinliğe ulaştığı zaman devrim tamamlanmış olacak! 

Cars 3 (Arabalar 3)

Dün Arabalar 3'ü izlemeye gittim. İlk iki filmini TV'de izlediğim serinin üçüncü filmini sinemada izlememe kuzenlerim vesile oldu. 


Filmin üçüncü serisinde efsane Şimşek McQuenn'in modern yarış arabalarıyla olan mücalesine tanık oluyoruz. Bu zor mücadelede karşımıza antrenör Cruz Ramirez çıkıyor ve ikili birlikte çalışmaya başlıyor. Şimşek McQuenn'in üstadı Hudsen Hornet'in de ilhamıyla Piston Kupası hiç beklenmedik şekilde sonuçlanıyor.


Gelelim film hakkındaki yorumlarıma, açıkçası filmi orta seviyede buldum. İnternette gezinirken gördüğüm birçok olumsuz yoruma rağmen film iyiydi diyebiliriz. 9 yaşındaki kuzenim de beğendiğine göre çocuklar için eğlenceli olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Yine de filmin ikinci yarısını daha çok beğendiğimi itiraf etmeliyim. Zira ilk bölümde epey sıkıldım.