Translate

3 Temmuz 2017 Pazartesi

2017'nin İlk Yarısında Okuduğum Kitaplar

Haziranı bitirdiğimiz bugünlerde yılın ilk yarısında okuduğum kitapların listesini yapayım dedim. Okuduğum bazı kitapların yazılarını yazmıştım onların bağlantılarını da yazıya ekledim. Kitabın üstüne tıklayarak ilgili yazıya gidebilirsiniz. Yazısı olmayan kitaplar hakkında da neokur.com profilime kaydettiğim küçük bilgileri  ve diğwburaya ekleyeyim ki kitap hakkında ufak da olsa bir fikriniz olsun:

1984 - George Orwel

Hayvan Çiftliği - George Orwell

2000 Yılın Sevgilisi - Refik Halit Karay

Annemin Son Günü - Yasemin Seven Erangin: Kitap güzel, öyküler iyi ama o kadar çok yazım yanlışı var, o kadar çok ne dediği anlaşılmayan cümle var ki kitabı okurken resmen yoruldum. Herhangi bir eserin bu kadar hatayla basılıp okura sunulması tek kelimeyle saygısızlık.


Gözyaşı Konağı Ada 1876 - Şebnem İşigüzel

Kadınsız Erkekler  Haruki Murakami:

Kadınsız erkeklerden biri olmak çok kolaydır; önce bir kadına tüm kalbinizle âşık olun, sonra o bir yerlere gitsin, hepsi bu. (Kadınsız Erkekler)

Ölen insanlar için yapabileceğimiz ne var diye soracak olursanız bu, onları olabildiğince uzun süre hatırlamaktır, derim. (Bağımsız Organ)

Leyla'nın Evi - Zülfü Livaneli

Od - İskender Pala

Ölü Kelebeklerin Dansı - Hüsnü Arkan: Öldükten sonra gidilen bir şehir ve sonrasında yaşanılanlar... Öldüğünü kabul edenler, etmeyenler, ölüm şoku yüzünden nasıl öldüğünü ya da öldürüldüğünü hatırlamayanlar. Kitap kesinlikle okunmalı!

Rüyanın Öte Yakası -  Ursula K. Le Guin

Şimdiki Çocuklar Harika - Aziz Nesin

Sineklerin Tanrısı - William Golding: Eserde nükleer savaş sırasında bir adaya düşen 6-12 yaş arasındaki çocukların bir süre sonra gruplara ayrılmaları ve ardından hiç de gereği yokken vahşice birbirlerine zarar vermeleri anlatılıyor. Yazar, bu eserde "Kötülük içimizde mi?" sorusuna kendince bir yanıt vermeye çalışmış.

Yasak Tevrat - Tom Egeland

Zıkkımın Kökü - Muzaffer İzgü: Bu kitap hakkında ne buraya ne de neokur.com'a bir şey yazmışım ama kitap tek kelimeyle harika. Kitap, yoksulluğu, çaresizliği ve tüm bunların içinde mutlu olabilmeyi o kadar güzel anlatıyor ki herkes bu kitabı okumalı!

Matmazel Noraliya'nın Koltuğu - Peyami Safa: Peyami Safa'nın eserlerinde psikolojik detaylara yer verdiğini bilmeyen yoktur sanırım. Bu kitap da böyle detaylarla dolu. Kitabın içinde aynı zamanda metafizik bir bölüm de var. Yalnız uyarayım okurken zorlanabileceğiniz ve yer yer sıkılacağınız bir kitap çünkü bazı sayfalar sadece "fikir"e ayrılmış.

29 Haziran 2017 Perşembe

Duygusal Beyin: Bağırsak - Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul

Yaklaşık dört yıldır gaz, sancı, kabızlık gibi problemlerim var ve bu belirtiler her ay en az beş gün sürüyor. Bu belirtiler için önce aile hekimine gittim ve test yaptırdım. D vitamini eksikliği dışında bir şeyim olmadığını öğrendim. Ara ara yine doktora gidip tahlil yaptırmaya devam ettim. Son bir yıldır bu belirtilere bir de kaşıntı eklenince soluğu cildiyede aldım. Kan ve idrar testlerinin ardından doktor, durumun alerjik olmadığını strese bağlı olduğunu söyledi. Bu arada yaşadığım sancılar yüzünden uykudan falan uyanmaya başlamıştım ve açıkçası yumurtalıklarımla ilgili bir sorun olabilir diye korkmaya başlamıştım. O yüzden kadın doğuma gittim. Bir dizi tetkik ve ultrasonun ardından doktor bana yine sebep olarak stresi gösterdi. E tabii ben bundan pek de tatmin olmadım çünkü yaşam kalitemde inanılmaz bir düşüş vardı. Bu kez de dahiliyeye gittim. Orada da bir dizi tetkik ve tam batın ultrasonun ardından doktor sonuçların temiz olduğunu söyleyerek bana İBS (irritabl bağırsak sendromu) teşhisi koydu.

Durum da bu teşhisin ardından daha da zorlaştı tabii çünkü İBS'nin maalesef bir tedavisi yok. Sebebi de bilinmiyor. Doktorun verdiği hapın bir kutusunu bitirip bu süreçte de herhangi bir sorunla karşılaşmayınca kendi kendime dedim ki "Bu iş böyle olmaz. Ömür boyu hap mı kullanacağım?" 

Bu noktada bir not düşeyim: Zaten kaşıntı için uzun zamandır düzenli antihistaminik alıyorum. Doktor durum alerjik olmasa da kaşıntıyı yatıştırdığı için kullanmaya devam etmemi söyledi.

Ben de bağırsaklarımdaki tembelliği gidermek için ne yapabilirim diye düşündüm. İlk olarak telefonuma bir adım sayar programı indirdim ve günde 6000 adımdan az atmamak için elimden geleni yapmaya başladım. Tabii iş bununla da bitmedi. Beslenmeme daha çok dikkat etmeye ve günde en az 6 bardak su içmeye başladım. Bu süreçte ayrıca şekerden de mümkün olduğunca uzak durmaya karar verdim. Çayımdan şekeri zaten çoktan çıkarmıştım.

Tüm bunların yanı sıra bağırsaklarımı daha yakından tanımam gerektiğine karar vererek Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul'un yazdığı Duygusal Beyin: Bağırsak adlı kitabı okumaya başladım. Destek Yayınları tarafından yayımlanan kitap 231 sayfa. Doktorların bana sürekli stres stres demelerinin sebebi de kitabın kapağında yazıyor: Serotoninin en az %85'i bağırsaklarda üretilmektedir. Kitaba göre bağırsaklarımız duygularımızı kontrol eden ikinci bir beyin gibi çalışıyor. Sınava girerken ya da heyecanlandığımızda karnımızın ağrımasının sebebi de bu. Yaşadığımız sıkıntılara ve üzüntülere ilk tepkiyi de bağırsaklarımız veriyor. 

Kitapta bağırsak, dalak, mide gibi organların işlevleri hakkında bilgi veriliyor. Aynı zamanda nasıl beslenmeniz gerektiğinin ipuçları da mevcut. Bağırsak florasının ve bu floranın korunmasının ne kadar önemli olduğunu da bu kitapla daha net biçimde anladım. Bağırsak florası bozulan bir insan maalesef hastalıklara açık hale geliyor. Bağırsak floranızın en başından düzgün oluşabilmesi için de normal doğumla dünyaya gelmeniz şart. Sonrasında da probiyotikler ve prebiyotikler devreye giriyor.

Kitapta dikkatimi çeken en önemli tavsiye TEK ÖĞÜN BESLEN! oldu. Sürekli acıkan bir insan olarak bunu başarabileceğimi sanmıyorum ama Prof. Dr. Hüseyin Nazlıkul'a göre ara öğünler gereksiz. Tek öğün beslenmeyi başaramıyorsak iki öğün beslenmeye çalışmalıyız. Kitapta bu fikri destekleyen atasözlerinden birini buraya yazmak istiyorum:

Kahvaltını yalnız kendin ye, öğle yemeğini dostunla paylaş, akşam yemeğini düşmanına ver.

Benim mücadelem uzun yıllar sürecek ve bu konuyla ilgili eminim ki daha pek çok şey okuyacağım ama siz de benim gibi bağırsaklarınızı tanımak istiyorsanız bu kitap başlangıç için tam da size göre. Sağlıkla kalın.

27 Haziran 2017 Salı

1984 - George Orwell

Birkaç ay önce distopya okuma kararı almıştım. Bunun için de ilk olarak Otomatik Portakal, Hayvan Çiftliği, 1984 ve Fahrenheit 451'i satın aldım. Okumaya başladığım ilk kitap Fahrenheit 451'di ancak kitabı bitiremedim. Bu kadar güzel bir konunun böyle vasat işlenmesine tahammül edemedim sanırım. Ardından Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ni okudum, gerçekten güzel bir eserdi. Yazısına şuradan ulaşabilirsiniz. Geçenlerde de 1984'ü bitirdim.

Kitap 350 sayfa ve Can Yayınlarından çıkmış. Üç bölümden oluşan kitabın ilk bölümünde içinde yaşanılan dünyayı tanıyor ve kahramanımız Winston Simith'le tanışıyoruz.

İkinci bölümde Winston ve Julia'nın "yasaklanmış" aşkı anlatılıyor ya da ilişkisi.

Son bölümdeyse ikilinin yakalanması, işkence süreçleri ve sonrası anlatılıyor. İşkencenin sonunda her ikisi de kendilerine yapılmasını istemedikleri şeyleri (en büyük korkularını) diğerinin yaşamasını isteyerek haykırıyorlar.

Kitapta Büyük Birader'in yönettiği bir ülkeyle karşılaşıyoruz. Bu öyle bir ülke ki tarih sürekli görevliler tarafından günün gerektirdiği şekilde yeniden yazılıyor, insanlar tele ekranlar vasıtasıyla sürekli gözleniyor, dil tekrar inşa ediliyor ve insanlar çocuk yapmak dışında sevişemiyor; çünkü zevk almak yasak. Tabii ki bu yasaklar sadece partililer için geçerli. Proleterler için değil; çünkü partiye göre "Proleterler ve hayvanlar özgür!"

Kitapta dikkatimi en çok çeken şey partinin dili yeniden inşa etmesi oldu. Dilin inşası için dilden birçok kelime atılıyor; çünkü dil, düşünceyi şekillendiriyor. Ne kadar az kelimeye sahip olursanız o kadar az düşünürsünüz. Parti aynı zamanda kavramların da içini boşaltıyor. Örneğin; savaş bakanlığının adı barış bakanlığı, gerçekleri değiştiren bakanlığın adı da doğruluk bakanlığı. Eski kitaplar da yeni dile uygun biçimde tekrar yazılıyor. Partiye göre dil yetkinliğe ulaştığı zaman devrim tamamlanmış olacak! 

Cars 3 (Arabalar 3)

Dün Arabalar 3'ü izlemeye gittim. İlk iki filmini TV'de izlediğim serinin üçüncü filmini sinemada izlememe kuzenlerim vesile oldu. 


Filmin üçüncü serisinde efsane Şimşek McQuenn'in modern yarış arabalarıyla olan mücalesine tanık oluyoruz. Bu zor mücadelede karşımıza antrenör Cruz Ramirez çıkıyor ve ikili birlikte çalışmaya başlıyor. Şimşek McQuenn'in üstadı Hudsen Hornet'in de ilhamıyla Piston Kupası hiç beklenmedik şekilde sonuçlanıyor.


Gelelim film hakkındaki yorumlarıma, açıkçası filmi orta seviyede buldum. İnternette gezinirken gördüğüm birçok olumsuz yoruma rağmen film iyiydi diyebiliriz. 9 yaşındaki kuzenim de beğendiğine göre çocuklar için eğlenceli olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Yine de filmin ikinci yarısını daha çok beğendiğimi itiraf etmeliyim. Zira ilk bölümde epey sıkıldım. 


21 Mayıs 2017 Pazar

Thirteen Reasons Why

Thirteen Resaons Why, İngilizce kursundaki arkadaşların tavsiyesiyle başladığım bir dizi. İlk bölümü 31 Mart 2017'de yayımlanan dizinin şimdilik sadece 13 bölümü var. İlk sezonunu üç günde bitirdiğim dizinin 2. sezonunu da sabırsızlıkla bekleyeceğim. Benim diziye başlama sebebim arkadaşlarımın dizide kullanılan dilin anlaşılır düzeyde olduğunu söylemeleriydi. Gerçekten de dizi, alt yazıya çok da bağlı kalmadan izlemenizi sağlayan bir dile sahip. O yüzden İngilizce dinleme yapmak için iyi bir kaynak olduğunu söyleyebilirim.


Dizinin konusundan biraz bahsetmek gerekirse: Hannah lise ikinci sınıf öğrencisidir ve intihar eder ama ardında intiharına sebep olan olayları anlattığı kasetler bırakır, bir de not. Kasetlerde bahsedilen kişiler bütün kasetleri tek tek dinleyecek ve ardından da kasedi kendinden sonraki kişiye devredecektir ta ki 13. kişiye gelene dek. Biz de 13 bölüm boyunca Hannah'ın bıraktığı kasetleri Clay (11. kişi olan) aracılığıyla dinleriz. Clay, Hannah'ın sesini dinlerken olayları da tek tek gözünde canlandırır ve biz de olan biteni görmüş oluruz. Bu arada eş zamanlı olarak Clay ve diğerlerinin intihar sonrası yaşadıklarına da şahit oluruz.


Dizi boyunca akran zorbalığının insanı nasıl derinden etkilediğini görüyorsunuz. Tabii Hannah'ı intihara sürükleyen daha acı olaylar da yaşanıyor: Bir ölüm ve tecavüz gibi ama burada merakınızı öldürmemek için detay vermeyeceğim. Aslında diziyi lise çağındaki gençlere ders çıkarmaları açısından önerebilirdim ama dizinin bazı bölümlerinde "aşırı" sahneler var. Hatta bunlardan biri olan intihar sahnesini ben bile izleyedim: Korkunçtu. Yine de izlemek isterseniz diziyi sevebileceğinizi düşünüyorum, hatta belki de bazı yerlerde kendinizi bulabileceğinizi. Büyük oranda da ders çıkarabileceğinizi. Zira lise yılları gerçekten de hayatın en zorlu dönemlerinden biridir. Lise yıllarını ruhunuzda büyük hasarlar bırakmadan atlatabilirseniz hayatınız çok daha güzel geçecektir. İzleyip ders almak isterseniz hiç durmayın derim :)


Dizide bir de tutarsızlık tespit ettim söylemezsem olmaz: İlk bölümlerde Alex'in babasının polis olduğu Hannah'ın bıraktığı kasetlerde söyleniyor. Justin de kaseti ilk dinleyen kişi ancak bir bölümde Alex, arabayı hızlı kullandı diye polis tarafından (Alex'in babası) ikaz ediliyor ve arabayı kenara çekiyor. Babasıyla arasında geçen konuşmadan sonra Justin de dahil çocuklar "Baban polis mi?" diye şaşırıyorlar. 

Sözün özü 13 Reasons Why, birçok açıdan "kör kör parmağım gözüne" diyen bir dizi. Hannah'ın yaptığı o kadar çok hata var ki "Kızım dur be!" diyorsunuz ekran karşısında ama tabii ki o durmuyor ve sonra... Sonrası işte pişmanlık, vicdan azabı, sorgulama, keşke. 

Not: Yazıyı yazarken aklıma geldi de aslında diziyi bir grup arkadaş beraber izleyip her bir karakter üzerinde analiz yapılsa çok daha keyifli olurdu. Aslında bu yazıyı da öyle hazırlayabilirdim ama karakterleri anlatırken hikayeleri de anlatmak zorunda kalacağım için diziyi izleyeceklere haksızlık olurdu. O yüzden bunu size bırakıyorum. Sevgiler.

13 Mayıs 2017 Cumartesi

Gözyaşı Konağı - Şebnem İşigüzel

Şebnem İşigüzel'in yazdığı Gözyaşı Konağı kendini okutan bir kitap. 250 sayfalık romana ne ara başlayıp nasıl bitirdiğimi ben bile anlamadım :) Yazar, Vuslat'ın hikayesini oldukça sade bir dille ve okuru hiç yormadan anlatıyor. Elimdeki kitap üçüncü baskı ve üç baskı da 2016 yılına ait. Demek ki kitap, epey okunmuş ve satılmış.

Eser, 1876 yılının Nisan ayından Ekim ayına dek süren bir zaman dilimini anlatıyor. Eserin anlatıcısı Vuslat Emine adlı 17 yaşında bir kız. Kendisi aynı zamanda romanın kahramanı. Abdülhamid'in tahta çıkışına da denk gelen bir zamanda geçen öykümüz Vuslat'ın hamile kalışıyla başlıyor. Onun gayrimeşru bir ilişkiden hamile kaldığını öğrenen annesi, kız kardeşleri ve halası bebeğin babasını öğrenmek için ona türlü işkenceler ediyorlar; kızı konuşturamayınca da evin erkeklerine bir bahane uydurarak onu adaya gönderiyorlar. Vuslat burada, idam cezasına çarptırılmış ve adada saklanan bir genç olan Mehmet'e aşık oluyor. Bebek doğunca evlenmenin hayallerini kuruyorlar. Ancak işler hiç de beklendiği gibi gitmiyor.

Gözyaşı Konağı adeta bir kadın romanı. Vuslat'ın öyküsünün yanı sıra annesinin, halasının, kardeşleri Fatma ve Hicran'ın, Bedriye Kalfa'nın hatta adadaki komşu evin hanımının da hayatlarını ve aşklarını öğreniyoruz. Ona bunca eziyet edenlerin aslında hiç de sütten çıkmış ak kaşık olmadıklarını görüyoruz. 

Kitap; erkek egemen bir dünyanın kadınlarını anlatması açısından ilgi çekici ve okunduktan sonra size, üzerine konuşulacak bir sürü konu bırakıyor. Altı çizili satırlardan bazıları:

  • Üzerimizdeki esvaplar bir kuklanın ipleri gibidir. Nasıl davranacağınızı size gösterir.
  • Bedriye bilmiyordu ki dertler hafifse konuşulur, ağırsa susup kalınır.
  • Hayal kırıklığı insanı öldürür. Siz sonrasında yaşadığınızı sanırsınız. Oysa bir ölü nasıl yaşarsa öyle yaşamaktasınızdır. Bunu bilmezsiniz.

Sevgiyle kalın.

11 Mayıs 2017 Perşembe

Person of İnterest

Senaryosunu Jonathan Nolan'ın yazdığı ve ABD'de CBS televizyonu tarafından yayımlanan Person of İnterest geç keşfettiğim ama severek izlediğim bir dizi oldu. Beş sezon süren dizi 105 bölüm.


11 Eylül saldırılarının ardından ABD yönetimi terör eylemlerinin önüne geçmek için bir makine tasarlanmasını ister. Harold Finch bu makineyi yapar. Tüm insanları kameralar sayesinde izleyen ve dinleyen bu makine insanları alakalı ve alakasız olarak ikiye ayırır. Alakalı olanlar hükümetin peşinde olduğu teröristlerdir; alakasız olanlar ise adi eylemler sonucu ölecek olanlardır. Yaşanan bazı olayların ardından Harold alakasız olanları korumaya karar verir ve bunun için bir ortağa ihtiyaç duyar. Eski bir CIA ajanı olan John Reese ile anlaşır. Ardından ekip genişler ve cinayet masası dedektifi Carter ile Fusco, Root ve Shaw hatta eski bir mafya lideri Elias ekibe katılır. Bu noktada Bear'ı (ekibin köpeğini) da unutmamak lazım. Başlangıçta sadece iş arkadaşı olan bu ekip zamanla birbirine kopmaz bağlarla bağlanır. 

Bir süre sonra işin içine ikinci bir makine (Samaritan) girer ve işler ekibimiz için giderek zorlaşmaya başlar. Dizide geçen ifadeye göre artık "İki tanrının savaşı" söz konusudur. Acaba bu savaşı kim kazanacak? İzleyin ve görün, pişman olmayacaksınız, derim. Sevgiler.






29 Nisan 2017 Cumartesi

Yasak Tevrat - Tom Egeland

Norveçli yazar Tom Egeland'ın yazdığı Yasak Tevrat adlı kitap ülkemizde Pegasus Yayınları tarafından yayımlanmış. Kitap tam 523 sayfa.

Yasak Tevrat, Mısır'dan Vikingler tarafından çalınarak Norveç'e götürülen hazineler ve Kutsal Olan'ın mumyasının macerasını anlatıyor. Arkeoloji alanında doçent olan Björn Beltö "Şeytan İncili" denilen el yazmasını ve mumyayı aramaya başlar ama işi hiç de kolay değildir. Peşinde el yazmasını ele geçirmek isteyenlerin tuttuğu kiralık katiller vardır. Bir yandan kaçan bir yandan da şifrelenmiş runik yazıları çözmekle uğraşan Björn'ün peşinden Mısır'ın da aralarında olduğu birçok mekana yolunuz düşer...

Kitap boyunca aklınızda çeşitli sorular dönüyor:

1. KUTSAL OLAN kim?
2. Mısır ankhı, runik harf tiwaz ve Hristiyan haçı neyi sembolize ediyor?
3. Şeytan incilinde ne yazıyor?
4. Musa'nın altıncı kitabının içeriği ne?
5. Muhafızlar kimler?
6. Thingvellir Yazmaları neden bu kadar önemli?

Ancak kitabın sonunda bu soruların hiçbirine yeterince tatmin edici bir cevap alamıyorsunuz Açıkça söylemem gerekir ki bu kadar sayfanın ardından bende bir memnuniyetsizlik oluştu. Zira kitaptaki polisiye taraf maalesef sağlam argümanlarla desteklenmemiş. Onca sayfanın ardından elinizde tatmin edici bir sonuç olmaması da keyfimi kaçırdı. Kitabın sonuna yakın bir yerde (bitmeye 50 sayfa kala) düğüm çözülünce ve ortada elle tutulur bir şey olmayınca "O kadar sayfayı niye okudum ki?" hissini yaşadım. Yazar, madem kurgusal bir metin yazıyor daha iyi bir sonla bitirebilirdi? Ayrıca Miercoles Sarayından kaçışın da tam bir hezimet ve saçmalık olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Kısacası kitabı tavsiye etmiyorum. Resmen zaman kaybı.

Bütün bu olumsuzlukların arasında alıntıladığım bir iki satıra gelecek olursak:

  • İnsan yeterince ısrarcı davranırsa, kimsenin aklına gelmeyen çözümler bulabilir.
  • Tapınak Şövalyeleri bizim çağdaş banka sistemimizin temelini attılar. Tarikat o kadar zenginleşti ki Fransa kralı şövalyeleri topluca öldürdü. Tam olarak ayın on üçü, cuma günü.
  • Bu el yazmaları şeytanın müritlerince yazıldılar ve nasıl İncil peygamberlerin ve İsa'nın hayatlarıyla, ilkeleriyle ilgiliyse, bunlar da şeytanın hikayesi ve amaçlarıyla ilgilidir.
  • Dil olmadan insan hiçbir işe yaramaz. Dilin varsa dünya senindir.
  • Asım'ın tarikatı bütün inançları birleştirmek istedi. Bütün dinlerden bir din çıkarmak istediler.
Sevgiyle kalın.




19 Nisan 2017 Çarşamba

Od - İskender Pala

Od ikinci kez okuduğum bir kitap. Şu aralar Yunus Emre hakkında bir okuma yapma ihtiyacı içinde olduğum için kitabı ikinci kez ve zevkle okudum. Kapı Yayınlarından çıkan kitap 359 sayfa ve her bir sayfa kesinlikle var oluşunun hakkını veriyor.

Kitapta Yunus Emre ve Sitare'nin aşkını,  Yunus'un oğlu İsmail'in hikayesini okuyor; Moğolların, Alamutluların, Taptuk Emre'nin, Hacı Bektaş'ın ve Molla Kasım'ın izini sürüyorsunuz. Anadolu'daki dergahlara misafir oluyor, dergahlardaki yaşantıya şahitlik ediyorsunuz. O çağın insanlarının yaşantılarının nasıl olduğunu az çok idrak ediyorsunuz.

Od, Yunus Emre'yi tanımak için okunabilecek en güzel kitaplardan biri bence. Zira bildiğiniz gibi Yunus Emre'nin hayatı hakkında çok da somut bilgilere sahip değiliz. İskender Pala romanında onun hayatını mümkün olduğunca somutlaştırmış ve okuru tatmin edici bir hale getirmiş.


Gelelim kitaptan alıntıladığım bazı sözlere:

  • Gözbebekleri her şeyi görür ama kendisini görmez.
  • Bütün insanlar doğru olsaydı yiğitliğe lüzum kalmazdı.
  • Zalimin karnından aşı eksilmeyegörsün, mazlumun kanına ekmek doğrar da yer.
  • Uzun bekleyişlerin kalbe yansıyan ihtilalleri olur.
  • Yanlış olan, zor olan, hüsrana götüren kulun hata yapması değil, hatada ısrar etmesidir.
  • Güneş doğunca yıldızlar görünmüyordu ama kayıp da olmuyorlardı. Gözümüzdeki görme melekesinin boyutunu değiştirebilsek, belki yıldızları gündüz de görebilirdik.
  • Kimisi bilmem der, bilir; kimisi bilir bilmezlenir. Kimisi bilmediğini bilmez, bilirim der; kimisi bildiğini bilmiyor zanneder. Bilmemeyi bilmekle bildiğini bilmemek aynı değildir. Kurtulanlar, bilmediğini bilenlerle bildiğini bilmeyenlerdir.
  • Madem Allah'a giden binlerce yol vardı, kim kimin yolunun yanlış olduğunu söyleyebilirdi ki?




17 Nisan 2017 Pazartesi

The Paradox of Our Time - Zamanımızın Çelişkisi

İSMEK'te İngilizce kursuna gidiyorum. A2 seviyesinde çeviriler yapmaya başladık. Aşağıdaki metin de bizim kursta çevirdiğimiz "The Paradox of Our Time" adlı metnin çevirisi. Metnin Türkçe düzenlemesi bana ait. Umarım birilerinin işine yarar:

The paradox of our time in history is that we have taller buildings but shorter tempers, wider Free ways, but narrower viewpoints. We spend more, but have less, we buy more, but enjoy less. We have bigger houses and smaller families, more conveniences, but less time. We have more degrees but less sense, more knowledge, but less judment, more experts, yet more problems, more medicine, but less wellness.

Zamanımızın çelişkisi şu: Daha uzun binalarımız, daha az sabrımız var. Daha geniş otoyollarımız, daha dar bakış açılarımız var. Daha fazla harcıyoruz ama daha azına sahibiz. Daha fazla satın alıyor, daha az zevk alıyoruz. Daha büyük evlere, daha küçük ailelere sahibiz. Yaşam şartlarımız daha rahat ama daha az zamanımız var. Daha fazla unvana, daha az duyguya sahibiz. Daha fazla bilgimiz var ama doğru karar verme daha az. Daha çok uzmanımız var yine de bir sürü problemimiz var. Daha çok ilacımız var ama daha az sağlıklıyız.

We drink too much, smoke too much, spend too recklessly, laugh too little, drive too fast, get too angry, stay up too late, get up too tired, read too little, watch TV too much and pray too seldom. We have multiplied our possessions, but reduced our values. We talk too much, love too seldom and hate often.

Sigarayı da içkiyi de çok içiyoruz. Çok dikkatsizce (para) harcıyor, çok az gülüyor, çok hızlı (araba) sürüyor, çok çabuk sinirleniyor, geç saate kadar yatmıyor, çok yorgun kalkıyor, çok az okuyor, çok fazla TV izliyor ve nadiren dua ediyoruz. Mal varlığımız arttı ama değerlerimiz azaldı. Çok fazla konuşuyor, nadiren seviyor ve çok sık nefret ediyoruz.

We've learned how to make a living, but not a life. We've added years to life not life to years. We've been all the way to the moon and back, but have trouble crossing the street to meet a new neighbor. We conquered outer space but not inner space. We've done larger things, but not better things.

Nasıl yaşayacağımızı öğrendik ama hayatı değil. Hayata yıllar ekledik ama yılları hayata değil. Aya gidip geldik ama  karşı caddeye gidip komşumuzla tanışmakta sorun yaşadık. Uzayı keşfettik ama iç dünyamızı değil. Daha büyük şeyler yaptık ama daha iyi şeyler değil.

We've cleaned up the air, but polluted the soul. We've conquered the atom, but not our prejudice. We write more, but learn less. We plan more, but accomplish less. We've learned to rush, but not to wait. We build more computers to hold more information, to produce more copies than ever; but we communicate less and less.

Havayı temizledik ama ruhumuzu kirlettik. Atomu yendik ama ön yargılarımızı değil. Daha çok yazdık ama daha az öğrendik. Daha çok plan yaptık ama daha az sonuçlandırdık.  Acele etmeyi öğrendik beklemeyi değil. Her zamankinden daha fazla kopya çıkarmak, daha fazla bilgiyi depolamak için daha fazla bilgisayar ürettik ama iletişimimiz gittikçe daha da azaldı.

These are the times of fast foods and slow digestion, big men and small character, steep profits and shallow relationships. These are the days of two incomes but more divorce, fancier houses, but broken homes.

Bu zaman, hızlı beslenen ama yavaş sindirenlerin, büyük ama küçük karakterli adamların, yüksek kârlı ama sığ ilişkilerin zamanıdır. Bu günler iki maaşın olduğu ama daha fazla boşanmaların olduğu, daha süslü evlerin olduğu ama yuvaların yıkıldığı günler.

These are days of quick trips, disposable diapers, throwaway morality, one night stands, overweight bodies, and pills that do everything from cheer, to quiet, to kill. It is a time when there is much in the showroom window and nothing in the stockroom. A time when technology can bring this letter to you, and a time when you can choose either to share this insight, or to just hit delete...

Bu günler, hızlı seyahatlerin, kullanılıp atılan bebek bezlerinin, yok olan ahlakın, tek gecelik ilişkilerin, aşırı kilolu bedenlerin ve neşelendirmekten, sakinleştirmeye ve öldürmeye her şeyi yapan ilaçların günleri. Bu zaman depoda hiçbir şeyin olmadığı, vitrinde her şeyin olduğu bir zaman. Bu zaman teknolojinin sana bir mektup getirebildiği bir zaman ve sen bu zamanlarda ya bu içselliği paylaşabilir ya da silme tuşuna basabilirsin.

Remember, to spend some time with your loved ones, because they are not going to be around forever. Remember, say a kind word to someone who looks up to you in awe, because that little person soon will grow up and leave your side.

Sevdiklerinizle geçirdiğiniz zamanları hatırlayın, çünkü onlar sonsuza dek etrafınızda olmayacaklar. Korku içinde size bakan kişiye nazik kelimeler söyleyin çünkü o küçük insan yakında büyüyecek ve yanınızdan ayrılacak.

Remember, to give a warm hug to the one next to you, because that is the only treasure you can give with your heart and it doesn't cost a cent.

Yanınızdakileri içtenlikle kucaklamayı unutmayın çünkü bu kalbinizle verebileceğiniz  tek hazine ve bir kuruşa bile mal olmayacak. 

Remember, to say, "I love you" to your partner and your loved ones, but most of all mean it. A kiss and an embrace will mend hurt when it comes from deep inside of you.

Sevdiklerinize ve eşinize "Seni seviyorum." demeyi unutmayın ama özellikle bunu gösterin.  içinizde bir yerlerden gelen bir öpücük ve kucaklama  kalbinizi iyileştirecek. 

Remember to hold hands and cherish the moment for someday that person might not be there again. Give time to speak! And give time to share the precious thoughts in your mind.

Bu insan günün birinde orada olmayacağı için önem vermeyi,üzerine titremeyi ve elini tutmayı unutma. Sevgiye, konuşmaya ve aklındaki değerli düşünceleri paylaşmaya zaman ayır.

12 Nisan 2017 Çarşamba

The Boss Baby (Patron Bebek)


Animasyon filmlerine bayılıyorum ama hiçbir animasyon filmini sinemada izlememiştim. Bundan sanırım iki ay kadar önce internette gezinirken The Boss Baby'nin fragmanına denk geldim ve o küçük velede resmen aşık oldum. Hemen izlemeliyim dedim ama internette ararken gördüm ki film henüz vizyona girmemiş. Ondan sonrası tufan zaten. Beklemeye başladım. 31 Mart'ta film vizyona girdiğinde ne yazık ki iş programım müsait değildi ama dün vakit ayırıp filmi izlemeye gittim.

Açıkçası film, fragmanında gösterildiği kadar iyi değil. Çok daha iyi animasyon filmler izlemiştim. Yine de hoş vakit geçirmek için gidilebilir ama bazı diyaloglar ve sahneler çocuklar için pek de uygun değil.


Filmin konusundan biraz bahsetmek gerekirse, yedi yaşındaki Tim'in anne ve babası yeni bir çocuk sahibi olurlar ama Tim bu durumdan hiç de hoşnut değildir. Bebek de zaten normal değildir. Bir gün gizlice bebeği takip ederken onun konuştuğunu duyan Tim olayın iç yüzünü anlar. Bebekler tehlike altındadırlar. Aileler artık köpekleri onlardan daha çok sevmektedir ve bebeğin görevi de bunu engellemektir. Tim de bu görevde ona yardımcı olur. Tabii evden gitmesi şartıyla ve olaylar gelişir...


Bu arada ilk kez 3D film izledim. Bazı sahneler gerçekten muhteşemdi ama denemek için gözlüğü çıkardığımda bazı bölümlerin çıplak gözle bulanık göründüğünü fark ettim. Sebebini bilen varsa yorumlar bölümüne yazabilir. Şimdilik benden bu kadar sevgiyle kalın.


5 Mart 2017 Pazar

The Hobbit Series


Arkadaşlarımın ve İngilizce öğretmenimin tavsiyesiyle izlemeye karar verdiğim filmi açtığımda verdiğim ilk tepki: "Üç saat mi sürüyor 👀Aman Tanrım, didim!" şeklindeydi ama bir günün sonunda tüm seriyi izlemiş biri olarak diyebilirim ki vaktin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz :)) Hobbit, üç filmlik bir seri. Seriler şu şekilde:

1- The Hobbit: An Unexpected Journey (Hobbit: Beklenmedik Yolculuk)- 2012

2- The Hobbit: The Desolation of Smaug (Hobbit: Smaug'un Çorak Toprakları) - 2013

3- The Hobbit: The Battle of the Five Armies (Hobbit: Beş Ordunun Savaşı) -2014

Üç film de birbirinin tekrarı niteliğinde. Adeta bir dizi film gibi birinci filmin bittiği yerden ikinci film başlıyor ve hikaye devam ediyor. Peki ama hikaye ne?

Yıllar evvel zenginlik içinde Erebor Dağında yaşayan cücelerin krallığını ele geçiren ejderha Smaug'dan dağı geri almak için yola çıkan 13 cüce, bir büyücü ve bir hobbitin hikayesi. Onların uzun süren yolculukları esnasında yaşadıkları maceralara şahitlik etmek izleyiciye görsel bir şölen sunuyor.

Seri boyunca göl kasabasının insanlarını, Orman Elflerini, Cüceleri, Hobbitleri, Toprak Yiyenleri, Orkları tanıyor, onların yaşamlarına misafir oluyorsunuz. Doğaüstü varlıkların, doğaüstü yaşamları ve yetenekleri size bambaşka bir dünyanın kapılarını aralıyor. Bu öyle bir dünya ki baş rolde insan yok! Sanırım serinin en etkilendiğim yanı bu oldu: İnsanı temele oturtmaması. Tamamen fantastik bir dünya olsa bile Hobbit serisinin, insan türünün kendini "önemli gösterdiği" bir yapım olmaması beni sevindirdi.

Filmde en  sevdiğim karakter tabii ki hobbitimiz Bilbo Baggins oldu. Ayrıca cüceleri de çok sevdim biri hariç: Thorin Meşekalkan! Niye diye sormayın, öyle işte adama içim ısınmadı :))) Ejderha Smaug'u bile ondan daha sempatik buldum. Büyücü Gandalf'la ilgili hislerim de biraz karışık. Kafamda onunla ilgili soru işaretleri var. Yüzüklerin Efendisi serisini henüz izlemedim. Belki izleyince fikrim netleşir. O seriyi izlediğimde nihaî kararımı verip serinin yazısında size de bildiririm.


Son olarak belki içerikle ilgili ama yine de yazmadan geçemeyeceğim. Film boyunc süren hayatta kalma mücadelesinin içinde Cüce Kili ve Elf Tauriel'in aşkını izlemek hoşuma gitti. Hele ki Elf kralının oğlu Legolas'ın Tauriel'e aşık olmasına ve aşkının karşılıksız olduğunu bilmesine rağmen cücelere yardım etmesi çok etkileyiciydi. Soyut olan "sevgi" kavramı böyle durumlarda elle tutulur gözle görülür bir hal alıyor adeta. Neyse lafı fazla uzatmayayım. Yeni bir yazıda görüşene kadar hoşça kalın.




4 Mart 2017 Cumartesi

Queen of Katwe

Dram türündeki Queen of Katwe, gerçek bir hayat hikayesini anlatıyor. 

Uganda'da doğan Phiona Mutessi, annesi ve kardeşleriyle yoksul bir hayat sürmektedir. Bu sırada karşısına çıkan Robert Katende'den satranç oynamayı öğrenir. Phiona'nın satranç konusunda inanılmaz bir kabiliyeti vardır ve kısa sürede kendini geliştirerek henüz 14 yaşındayken uluslararası satranç turnuvasına katılır ve olaylar devam eder... (Sürprizi bozmayayım.)

Film boyunca Uganda'nın Katwe kentindeki hayata da şahit oluyorsunuz. Üstelik bu hayat, bizim bildiğimizden o kadar farklı ki görmeniz gerektiğine inanıyorum.

Son olarak şunu söyleyeyim: Phiona Mutessi 1996 doğumlu ve henüz 20 yaşında. Bu kadar genç yaşta hayat hikayesinin film haline getirilmesi çok güzel bir şey. Onun başarı hikayesinin gençlere  de örnek olabileceğini düşünüyorum. Ergenlik dönemindeki çocuklarla birlikte izlemek güzel olabilir. Sevgiler.

Film Hakkında:

Tür: Biyografik dram

Yayın Tarihi: 13 Ocak 2017

Süre: 2 saat 4 dakika

IMDP: 7.3

26 Şubat 2017 Pazar

Arrival


Dünya'nın on iki farklı bölgesine inen uzay gemileri...
"Acaba neden geldiler?" sorusu.
Bir dil bilim uzmanı...
Uzaylıların sunduğu bir silah: DİL!

Bu film, sonunu bildiği filmi izlemeyen ve kitabı okumayanlara göre değil; çünkü daha filmin başında sonunu görüyoruz ve kafamızda şu sorular:

Zaman düzlemsel midir yoksa dairesel midir?
Gelecek, geçmiş ve bugün aynı anda bilinebilir mi?
Gelecek hatırlanabilir mi?

Kur'an okurken henüz olmamış olaylardan (kıyamet gibi) geçmiş zaman kipiyle söz edilmesi hep dikkatimi çekmiştir. Bu film de bana bunu hatırlattı. Belki de her şey çoktan olup bitmiştir ne dersiniz? Üst bilince sahip biri, filmdeki uzaylılar gibi başlangıcı ve sonu aynı anda görebiliyordur belki de... Ve kim bilir belki bir gün biz de bu güce sahip olabiliriz.

Arrival, uzay filmleri kategorisinde kesinlikle ayrı bir yerde duruyor. Size farklı bakış açıları sunuyor. Filmi izledikten sonra film hakkında çekilmiş bir youtube videosu için tık tık . Sevgiler.

Film Hakkında:

Tür: Bilim Kurgu

Yayın Tarihi: 10 Ekim 2016

Süre: 1 saat 58 dakika

IMDP Puanı: 8.1

23 Şubat 2017 Perşembe

Leyla'nın Evi - Zülfü Livaneli

Leyla'nın Evi, Zülfü Livaneli'nin 2006 yılında yazdığı bir roman. Doğan Kitap tarafından yayımlanan kitap 271 sayfa.

Kitap, Boğaz'da bir yalıda doğu büyüyen ancak sonradan o yalının müştemilatında yaşamaya başlayan (detaylar kitapta) Leyla'nın sahte bir sağlık raporuyla evinden çıkarılmasının ardından yaşanılanları anlatıyor.

Kitapta; doğumundan itibaren evinden hiç ayrılmayan Leyla'nın, onun anne ve babasının, dört kuşaktır konaklarda hizmetkarlık yapan Ali Yekta Bey'in, onun oğlu Ömer'in ve gelini Necla'nın, Almancı Roxy'nin, gazeteci Yusuf'un, Dağlı Cemile'nin ve daha nicelerinin hayatlarına konuk oluyorsunuz. İç içe geçmiş bir sürü öykü sizi sarıp sarmalıyor.

Zaman açısından da bereketli olan kitap size; Balkan göçüne, Osmanlı'nın dağılışına, cumhuriyetin ilk yıllarına ve içinde bulunduğumuz zamana ait öyküler sunuyor.

Zülfü Livaneli, eser boyunca "mesken" üzerinden imparatorluğun tasvirini yapmış ve bu topraklarda herkesin yüzyıllardır birbirinin evini işgal ettiğini birçok yerde vurgulamış. Bunun tüm dünyada böyle olduğunu da eklemiş. Üstelik bu durumu da kahramanımız Leyla Hanım üzerinden ete kemiğe bürümüş.

Leyla'nın Evi, severek okuduğum bir kitap oldu. İçindeki  yarım bırakılmış ve hazin bir sonla biten (Leyla'nın anne ve babasının öyküsü) aşk hikayesini de çok ama çok sevdim. O öykü yarım bırakılmasaydı eminim ki Leyla'nın hayatı da bambaşka olurdu ama işgal altındaki İstanbul'da bir düşman askerine aşık olmak da hiçbir koşulda güzel bir sonla biten bir öykü sunmaz insana.

Yazımı kitaptan alıntıladığım şu cümleyle bitirmek istiyorum:

Şairlerin dediği gibi, "Paris güzel bir salon, Londra güzel bir park, Berlin güzel bir kışla ama İstanbul güzel bir şehirdi."

Sevgiler...

18 Şubat 2017 Cumartesi

Passengers (Uzay Yolcuları)

Uzayda bir koloni kurmak için seyahat eden uzay gemisinin yolculuğu 120 yıl sürecektir. 5000 yolcusu olan gemi otuz yıl boyunca hiç sorunsuz yoluna devam eder ve bir gün çözülemeyen bir sorun yüzünden Jim Preston'ın (Chris Pratt) uyku kapsülü açılır. Olması gerekenden doksan yıl önce kapsülden çıkan Jim gemide yapayalnızdır...

Uyarı: Yazının devamında detaylı bilgi vardır. Filmi izlemek isteyenler direkt son paragrafa geçebilirler.

Bir yıl boyunca yalnız olan Jim intihar aşamasına gelir. Son anda bu fikirden vazgeçen Jim'in gözüne Aurora'nın (Jennifer Lawrence) kapsülü ilişir. Jim, Aurora'ya aşık olur. Önünde bir ikilem vardır: Onu kapsülünden çıkarıp gemiye mahkum mu etmelidir yoksa yapayalnız ölmeli midir? 

Jim kararsızlıkla geçen uzun bir dönemin ardından dayanamaz ve Aurora'nın kapsülünü bozar...

Gemideki sorunlar yüzünden ikili ve "uyuyanlar" ölüm tehlikesiyle karşı karşıyadırlar. Geminin geleceği Jim ve Aurora'nın sorunu çözmesine bağlıdır. Acaba sorunu tespit edip kendilerini ve yolcuları kurtarabilecekler midir? Bu sorunun cevabı ve daha fazlası için filmi izlemenizi tavsiye ederim.

Passengers, aksiyon dolu bir film değil ama film boyunca yalnızlığın insanı nasıl etkilediğini, insanın bir başka insanın varlığına nasıl ihtiyaç duyduğunu görüyorsunuz. Diğer uzay filmlerinin aksine bu filmde büyük olaylar ve maceralar yok. Ancak insanî duygular var ve bunlar son derece güzel bir biçimde işlenmiş. Dingin bir vakit geçirmek isterseniz izlemenizi tavsiye ederim. Sevgiler...

Film Hakkında:

Tür: Fantastik Film/ Bilim Kurgu Filmi

Yayın Tarihi: 21 Aralık 2016

Süre: 1 saat 56 dakika

İMDP Puanı: 7

15 Şubat 2017 Çarşamba

2000 Yılın Sevgilisi - Refik Halid Karay

2000 Yılın Sevgilisi tesadüfen elime geçen bir kitap. Refik Halid Karay'ın Gurbet Hikayeleri ve Memleket Hikayeleri adlı kitaplarını daha evvel okumuştum ama yazarın roman türünde okuduğum ilk eseri bu oldu. Açıkça söylemek gerekirse kitabı muazzam derecede güzel buldum. Kitabın kapağını aralarken bu kadar iyi bir öyküyle karşılaşmayı, hem fikren hem de ruhen bu kadar doyurucu bir hikaye okumayı ummamıştım. 398 sayfa ne ara bitti ben bile şaşırdım. 14 Şubat'ta başladığım kitabı 15 Şubat'ta (yani bugün) bitirdim. 

Eserde, Doktor Faik Bey ve Güldal Hanım'ın 1950'li yıllarda başlayıp 2000 yıl öncesine uzanan sevda öyküsüne tanık oluyorsunuz. Bu süreçte de Anadolu coğrafyasındaki eski uygarlıkların yaşamına konuk oluyor, kültürlerine, inanışlarına ve yaşayışlarına dair malumat ediniyorsunuz ve bunu aşk eşliğinde yapıyorsunuz. 

Bir tren vagonunda Doktor Faik'ten ilk olarak Sideli Korsan Parmis ile Sibel ilahesine benzeyen güzeller güzeli Tamara'nın aşklarını dinliyor, yaşayışlarına tanıklık ediyorsunuz. Ardından Alara prensesi Amora (Zerrintaç) ile Pontuslu Paros (Ali Pars)'un Selçuklular devrindeki aşklarına ve yaşamlarına şahitlik ediyorsunuz. Bir yandan da günümüzün kahramanları Faik ile Güldal'ın birbirlerine nasıl aşık olduklarına tanık oluyorsunuz.

Kitapta adlarını anmadan geçmek istemediğim iki karakter daha var: Tamara'ya aşık Hakkak Bambius  ile Amora'ya aşık Müneccim  Barsimon. Belki de bu noktada onların günümüzdeki benzerleri Ressam Besim'i de anmalıyım. Üçü de esas aşıklarımızın kavuşmaları için ellerinden geleni yapan karakterler. Hem de sevdalarına rağmen...

Belki de çoktan anladınız ama yine de yazayım: Kitap, bir tür reankarnasyon fikri üzerine temellenmiş ama sadece ruhen değil bedenen (fiziki olarak da aynı) de tıpatıp aynı yaratılan ve 20 asır boyunca dünyaya her gelişlerinde birbirlerine sevdalanan bir kadın ve bir adamın öyküsünü anlatıyor. Yazarın tabiriyle "Bir aşk ki ezelden başlamış, ebediyete kadar sürecek.

Altını çizdiğim birkaç satırı da şuraya ekleyeyim:

* İnsanlar saadetlerinin bir dost tarafından hissedilmesine muhtaçtırlar. Bizi ebediyete nakledecek olan da senin sanatın ve muhabbetindir. (Bambius'a hitaben Parmis)

* Asıl aşk diye, zamanın hadiselerinden müteessir olmayarak gerek asude günlerde, gerek felaketler içerisinde aynı hızı, aynı sihri ile zaman, mekan, yaş ve baş, din ve iman tanımadan devam edene denir; oğlum! (Ali Pars'a hitaben Barsimon)

Yazıyı bitirmeden ifade etmeliyim ki 2000 Yılın Sevgili, son günlerde okuduğum en iyi kitap. Kesinlikle okumalısınız. Sevgiler.


12 Şubat 2017 Pazar

Star Wars Series


İstanbul'a döndüğümden beri zaman zaman arkadaş ortamlarında Star Wars göndermeleri duyuyordum. Seriyi izlemediğim için de muhabbeti anlamıyordum. Aslında bilim kurgu filmleri ni severim ama bu seri nasılsa dikkatimden kaçmıştı. Bu yıl seriyi izlemeye karar verdim ve bütün seriyi bitirdim. Tabii bu pek de kolay olmadı. Öncesinde filmleri hangi sırayla izlemem gerektiği sorunuyla karşılaştım zira serinin yayın tarihleri şu şekildeydi:

Episode IV – A New Hope (1977)

Episode V – The Empire Strikes Back (1980)

Episode VI – Return of the Jedi (1983)

Episode I – The Phantom Menace (1999)

Episode II – Attack of the Clones (2002)

Episode III – Revenge of the Sith (2005)

Episode VII – The Force Awakens (2015)

Forumlardan birkaç öneriyi inceledim. Bazıları yayın tarihlerine göre yani 4-5-6-1-2-3-7 şeklinde izlemenin doğru olduğunu söylüyordu. Bazıları ise seri numaralarına göre 1-2-3-4-5-6-7 şeklinde izlemenin daha doğru olduğunu ifade ediyordu. Hatta bazı izleyiciler birinci bölümün izlenmese de olabileceğini yazmışlardı. 

Bütün bu görüşlerden sonra ben de seriyi yayın tarihine göre izlemeye karar verdim çünkü bunu savunanlara göre seriyi bu şekilde filme çeken George Lucas'ın bir bildiği vardı. Ancak bir iki olumsuz yanı olmasına rağmen seriyi tamamlamış biri olarak önerim 1-2-3-4-5-6 şeklinde izlemeniz olacak. 

Serinin öyküsüne kısaca değinmek gerekirse, uzun zaman önce çok çok uzak bir galakside cumhuriyeti korumak için  yaşanan savaşlar anlatılmaktadır. Sithler kötülüğü Jideler ise iyiliği temsil etmektedir ve "Güç"ten beklenmektedirler. Gücün karanlık yönünü Sithler, aydınlık yönünü Jideler temsil etmektedirler.

Serideki en sevdiğim karaktere gelince size komik gelebilir ama kesinlikle C-3PO. Korkaklığını, komikliğini falan çok sevdim. Bütün bölümlerde beni güldürmeyi başardı.

C-3PO, bütün serilerde Anthny Daniels'ın canlandırdığı bir protokol droidi. 6 milyonun üzerinde dil, lehçe ve kod biliyor. Onu, Anakin Skywalker henüz bir çocukken, Tatooine'de köleyken yapar.

 Peki seriyi izledim ama memnun kaldım mı? Kesinlikle evet. Gerçekten güzel bir seri. Üstelik birçok farklı ırkın canlandırılmasının -hele ki filmin ilk yılları göz önünde bulundurulursa- muazzam olduğunu söyleyebilirim. Hatta mekanlar falan da gerçekten güzel. Türünün tek örneği (Space Opera) sayılan seriyi izlemenizi tavsiye ederim. Sevgiler.



10 Şubat 2017 Cuma

İnferno (Cehennem)

Dan Brown'un aynı adlı eserinin beyaz perde uyarlaması olan film "Eh işte!" diyebileceğim seviyedeydi. 

Dünya nüfusunun artmasının getireceği olumsuzlukları önlemek için (!) nüfusun büyük çoğunluğunu öldürecek bir virüs geliştiren Bertrand Zobrist adlı bilim insanı intihar eder. Virüsü sakladığı yeri bulup harekete geçirecek birine ihtiyaç vardır ve sembollerle ilgili uzman olan Robert Langdon bu düğümü çözmek için çaba harcayacaktır. O, birkaç ülkedeki sembolleri çözerken yanında bir doktor olan Sienna Brooks da vardır. Floransa'da başlayan film İstanbul'da sona erer.

Filmin genel gidişatı iyiydi ama İstanbul bölümünde Sienna'nın başını örtmesi saçmaydı. Öyle ki sahnedeki diğer kadınlar başı açık ve kapalı özgürce dolaşırken onun örtüye ihtiyaç duyması akıl alır iş değildi. Bir de Yerebatan Sarnıcı'na saray demelerini yadırgamıştım ama yaptığım araştırma neticesinde gördüm ki halk arasında sütunlardan dolayı böyle deniliyormuş. Onlar bunu nereden biliyorlardı tartışılır ama ben film sayesinde bunu da öğrenmiş oldum.


Filmin Başlıca Oyuncuları: Tom Hanks, Felicity Jones, Omar Sy, Irffan Khan, Sidse Babett Knudsen.

Yönetmen: Ron Howard

İMDb Puanı: 6.2

8 Şubat 2017 Çarşamba

Şimdiki Çocuklar Harika - Aziz Nesin

Mizahi yazıların usta ismi Aziz Nesin'in Şimdiki Çocuklar Harika kitabını  katıldığım bir seminerdeki tavsiye üzerine aldım ve gerçekten de söylendiği kadar var.

Mektup roman şeklinde kaleme alınmış eser 209 sayfa ama tabiri caizse bir solukta okunuyor. Kitabın büyük bölümünü otobüste okudum. Okurken kendime hakim olamayıp kahkaha attığım için yanımdaki adam kalkıp başka yere oturdu. Beni deli sandı sanırım ama kitap okuyandan zarar gelmez ki. 

Kitapta Zeynep ve Ahmet adlı iki ilkokul öğrencisinin gözünden büyüklerin (anne, baba, öğretmen, komşu gibi) yaptığı hataları okuyoruz ve aslında "Çocuktur, anlamaz." dediğimiz çocukların aslında her şeyin fazlasıyla farkında olduğuna şahit oluyoruz.

Kitaptaki her mektupta çocukların hayatındaki  farklı bir hikaye anlatılıyor. Ben, bundan birkaç yıl önce bu kitaptaki hikayelerin iki tanesini sahnelemiştim, bu kitaba ait olduğunu bilmeden (Youtube'da görüp izlediğim skeci yazıya dökmüştüm.). O yüzden kitap benim için bir sürprizi de barındırıyordu. 

Kitapta bana en çok dokunan bölüm "Evin Hangi Hali?" oldu. Öğretmenin tavrına üzüldüm, çocuğun haline üzüldüm. Okurken içim buruldu resmen.

Son söz: Aziz Nesin der ki "Bu romanı, salt çocuklar için değil, ana babalarla öğretmenler için de yazdım." O yüzden bu kitabı okuyunuz ve okutunuz. Hatalarınızı görünüz, ders alınız.

Sevgiler.

5 Şubat 2017 Pazar

Rüyanın Öte Yakası - Ursula K. Le Guin


Ursula K. Le Guin tarafından yazılan kitap 224 sayfa ve Metis tarafından yayımlanmış. Kitabın konusundan bahsetmek gerekirse:

George Orr rüyalarıyla, bilinen gerçekliği değiştirme yeteneğine sahiptir. Ancak bu durumdan hiç de hoşnut değildir. Uyumamak için aşırı dozda ilaç alır. Yaşadığı gerçeklikte ilaçlar kısıtlıdır. Başkasının ilaç kartını kullandığı için suç işlemiştir ve terapiye yönlendirilir. Terapisti Haber onun yeteneğinin farkına varır ve Orr'un yeteneğini kendi lehine kullanır, olaylar gelişir.

Kitap genel itibarıyla güzel ancak bazı noktalar muğlak kalmış. O kadar sayfayı okuduktan sonra sonucun net olmaması bir okur olarak beni rahatsız etti. Yine de konusu göz önünde bulundurulacak olursa okunulası bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Sevgiler.

21 Ocak 2017 Cumartesi

Hayvan Çiftliği - George Orwell

Hayvan Çiftliği uzun zamandır okumak istediğim bir kitaptı. Nihayet geçenlerde sipariş verdim ve dün elime geçti. Bugün de bitirdim. Can Yayınlarından çıkan kitap 152 sayfa ve bir solukta okunuyor. 

Bay Jones'un çiftliğindeki Koca Reis adlı domuz bir gün bir rüya görür ve bu rüyayı bütün çiftlik hayvanlarına anlatmak için onları toplar ancak rüyasından önce onlara ideallerini anlatır. Tek düşmanlarının insan olduğunu, insansız bir İngiltere hayal ettiğini söyler. Böylece hiçbir hayvan ezilmeyecek, açlıkla, kölelikle mücadele etmeyecektir. Sonra da rüyasında gördüğü İngiltere'nin Hayvanları şarkısını bütün hayvanlara okur. Tüm hayvanlar coşkuyla söyledikleri bu şarkıyı ezberler. Üç gece sonra Koca Reis ölür. Kısa süre sonra da hayvanlar isyan ederler ve çiftliği ele geçirirler. Yedi Emir adlı kuralları belirleyen  hayvanlar, bunu katran kaplı bir duvara yazarlar:

1) İki ayak üstünde yürüyen herkesi düşman bileceksin.
2)Dört ayak üstünde yürüyen ya da kanatları olan herkesi dost bileceksin.
3) Hiçbir hayvan giysi giymeyecek.
4) Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak.
5) Hiçbir hayvan içki içmeyecek.
6) Hiçbir hayvan başka bir hayvanı öldürmeyecek.
7) Bütün hayvanlar eşittir.

Her zaman olduğu gibi rejimi yıkanlar yine yıkılan duvarların altında ilk kalanlar olur ve çiftlikte kendini lider olarak kabul ettiren domuz Napoleon hayvanlara yapmadığını bırakmaz. Tabii bunu öyle ustalıkla yapar ki hayvanlar durumu pek de fark etmezler. Napoleon ara sıra çıkan muhalif sesleri de kısmasını bilir. Romanın sonunda çarpıcı bir biçimde, düşman olan insanla işbirliği yapan domuzları bir yemek masasının başında görürüz. Pencereden onları seyreden hayvanlar da onları birbirlerinden ayırt edemez!

Roman boyunca yaşanan çeşitli olayların ardından sürekli değiştirilen yedi emrin son hali şöyledir:

1 ve 2. ilke roman boyunca koyunlar tarafından söylenen "Dört ayak iyi, iki ayak kötü." sözleriyle pekiştirilir ancak romanın sonuna doğru koyunlar "Dört ayak iyi, iki ayak daha iyi" demeye başlar. Domuzlar da artık iki ayak üstünde yürüyordur. Hayvanlar onların giysi giymelerine de pek şaşırmazlar. Böylece 3. ilke de değişmiş olur. Muhtelif olayların ardından direkt değiştirilen dört ilke de şu hale gelir:

4) Hiçbir hayvan çarşaf serili yatakta yatmayacak.
5) Hiçbir hayvan aşırı içki içmeyecek.
6) Hiçbir hayvan başka bir hayvanı sebepsiz yere öldürmeyecek.
7) Bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşittir.



Kitabı kesinlikle tavsiye ediyorum. Eser müthiş bir reel sosyalizm yergisi içeriyor. Okunduğunda da insanın eğer gerçekten "eşit" bir yönetim olabileceğine dair inancı varsa -ki bende böyle bir inanç yok- onu temelinden sarsıyor.